13. 06. 2000 AKRA TEFSİR SOHBETİ

(Bakara: 172 - 173)

Prof. Dr. Mahmud Es'ad COŞAN

Hazırlayanlar: Dr. Metin Erkaya & M. Esad Erkaya

--------------------

HELÂL VE HARAM RIZIKLAR

Esselâmü aleyküm ve rahmetullàhi ve berekâtühû!..

Aziz ve sevgili izleyiciler ve dinleyiciler! Tefsir sohbetimi dinleyen kardeşlerim!.. Allah'ın selâmı, rahmeti, bereketi üzerinize olsun... Cenâb-ı Hak Kur'an-ı Kerim'in şefaatına, Peygamber Efendimiz'in şefaatine cümlemizi erdirsin...

Bakara Sûre-i Şerifesi'nin 172. ayet-i kerimesi. Bismillâhir-rahmânir-rahîm:

(Yâ eyyühellezîne âmenû külû min tayyibâti mâ razaknâküm veşkürû lillâhi in küntüm iyyâhu ta'büdûn.)

Bunu anlatmak istiyorum. Bir de onun devamı olan 173. âyet-i kerime:

(İnnemâ harrame aleykümül-meytete ved-deme ve lahmel-hınzîri ve mâ ühille bihî ligayrillâh, femenidturra gayra bâğin ve lâ àdin felâ isme aleyh, innallàhe gafûrun rahîm.)

a. Tayyib Olan Rızıklardan Yeyin!

Allah-u Teàlâ Hazretleri bu âyet-i kerimelerde buyuruyor ki:

(Yâ eyyühellezîne âmenû) Ellezîne, o kimseler ki demek. Ellezîne âmenû; o kimseler ki iman ettiler demek. "Ey o iman eden kimseler, ey mü'minler, ey iman edenler!" diye tercüme edebiliriz.

(Külû) "Yeyiniz!" Kef'le kül; ye demekti, öyle açıklamıştık. Kaf'la kul; söyle, de mânâsına geliyordu. Birisi kàle'den, birisi ekele'den geliyor. Bazı şeyler Türkçe'de anlaşılmıyor. Çünkü kaf ve kef Arabçada ayrı harfler, bunların Türkçe karşılığı bir k harfi. Kaf mı, kef mi; yâni kalın mı, ince mi belli olmuyor. Burada ince kef ile, (Külû) "Yeyiniz ey mü'minler!" buyruluyor.

(Min tayyibâti mâ razaknâküm) "Ben Azimüş-şan'ın sizlere rızık olarak ihsân ettiği yiyeceklerin iyi olanlarını yeyiniz! (Veşkürû lillâhi) Ve bu nimetleri dolayısıyla, Allah'a şükrediniz! (İn küntüm iyyâhu ta'budûn.) Eğer ki, ona gerçekten ibadet ediyorsanız..." Yâni, "Ona ibadet eden kimselerseniz, ona böyle şükredin!"

Daha önceki âyet-i kerimede, "Allah'ın emri, teklîf-i ilâhiyye, imanın kabulü kendilerine geldiği halde, peygamber geldiği halde, 'Gelin İslâm'a!' denildiği halde kabul etmeyenlerin durumu, çobanın kendisine bağırmasına rağmen ne dediğini anlamayan, sözün teferruatını bilmeyen, sadece ses duyan hayvanlar gibidir. Onlar sağırlardır, dilsizlerdir, körlerdir ve akletmezler, akletmiyorlar, akletmeyecek durumdadırlar." denilmişti. Burada da, "Ey iman edenler!" deniliyor. Yâni bir bağlantı var. "Siz o aklı olmayan, sağır, kör hayvanlar gibi olmayın! Mü'minler olarak ey iman edenler, Allah'ın sizi rızıklandırdığı nimetlerin helâllerinden yeyiniz ve Allah'a şükrediniz! Eğer gerçekten ona ibadet ediyorsanız..." buyrulmuş oluyor.

Şimdi buradaki (külû) "Yeyiniz!", "Yemeniz serbest..." mânâsınadır. "Mutlaka yiyeceksiniz!" mânâsına olsa, o zaman yenmediği takdirde, emir tutulmadığı için ceza gerekir. O bakımdan bu, yiyebilirsiniz demek. Ama bazen de yemek mecburiyetinde olur. Yemediği takdirde kendisinin sağlığını koruması, hayatını idâme ettirmesi mümkün olmazsa, o zaman yemesi mecburî olur.

Bazen de mendub olur; güzel, sünnete uygun bir davranış olur. Meselâ, karnı tok ama misafir geldi, onunla beraber oturup yiyor. Bazen de yemek serbesttir; biz buna ibâha diyoruz, mubah diyoruz. Yemek yemek canlının bir hakkıdır, hayatını devam ettirmek için yiyecek tabii. Yemek yemek hakkıdır, şükretmek vazifedir, vecibedir, farzdır.

Biz mü'minler Allah'ın nimetlerini yiyeceğiz ama, (Tayyibâti mâ razaknâküm) "Benim size rızık olarak verdiklerimin tayyib olanlarından, iyi olanlarından yeyin!" buyruluyor. Yâni yiyecek olarak çeşitli şeyler var ama, bunların tayyib olanlarından yeyin, helâl olanlarından yeyin! Haramsa, o zaman bu tayyip olmuyor. Ekmek temiz, fırından çıkmış, tertemiz ama, kazanma şekli haram olursa tayyib olmuyor. Hem maddeten, hem mânen güzel olması gerekiyor.

Meselâ, kuşların pençeli, gagalı, parçalayıcı olanlarını yemek şeriatimizde yok. Onu da Allah yaratmış, onu da yiyenler olabilir ama, biz yemiyoruz; imanımızdan dolayı, Allah'ın emrine uymak istediğimiz için...

Demek ki, rızık olarak verdiklerinin maddeden ve mânen temiz ve helâl olanlarını yiyeceğiz; haram olanlarından sakınacağız.

Cenâb-ı Hak habis şeyleri, pis şeyleri helâl kılmamış, temiz şeyleri helâl kılmıştır. Yasaklaması, yemeyin demesi de, iyi olmadığına bir belgedir. İncelesin bilim adamları, türlü türlü zararlarını görürler.

Nitekim, ben Almanya'ya gitmiştim seneler önce, kardeşlerimizin birinin evinde misafirdim. Televizyondaki bir konuşmacı, domuz etinin zararları üzerine konuştu. Alman televizyonu, bir haftadır domuz etinin zararları üzerine konuşma yayınlıyormuş. Müslüman olarak değil de, Alman olarak domuz etinin zararlarını anlata anlata, bir hafta konuşmayı sürdürmüş.

Cenâb-ı Hak kötülüğü emretmez, kötü şeyi yapmayı buyurmaz. Buyursaydı, bir şey diyemezdik. Çünkü biz kuluz, o alemlerin Rabbidir; itaat edecektik. Yani taş yeyin dese, taş yiyecektik; ağaç yeyin dese, ağaç yiyecektik ama, iyi şeyleri emretmiştir.

Kötü şeyleri de yasaklamıştır. Yasakladığı şeylerin hepsi mutlaka kötüdür, görüyoruz. İşte içki... Evet başkaları içiyor ama, kötü olduğunu onlar da söylüyorlar. İşte bira... Alkolü azmış da, bilmem neymiş de, bir sürü bahane... Ama hiç unutmuyorum, Gülhane Askeri Tıp Akademisi'nden bir general profesör, biranın zararları üzerine bir konuşma yapmıştı senelerce önce. Ne kadar zararlı olduğunu anlatmıştı.

Demek ki basındaki, "Hoştur, iyidir, zararsızdır." demeler boş laftan ibarettir. Çünkü askeriyenin durumu mâlûm, askerî akademinin durumu mâlûm; o mevkîdeki bir insanın bunu, sırf bilimsel olarak söylediği bir gerçek. Biranın içilmesi uygun değil.

--E peki gazetelerde, radyolarda, televizyonlarda, mecmualarda reklamlar var...

O reklam işi başka. Ticaret, kazanç işi ayrı bir iş. O ilimden başka türlü olabiliyor. Ama Amerika'da meselâ, sigaranın reklamı yasak. Neden?.. Zararlı olduğu için. Ve üzerine yazı yazmayı mecbur kılmışlar. "Bu sigara, bu mâmül, bu içtiğiniz şey sağlığınıza zararlıdır!" diye yazıyor üstünde. Yâni yazmayı mecburi kılmışlar. Güzel!..

Hoş olan şeyi, her nerede olursa olsun alkışlarız. Bizim doğruyu kabul etmemiz, sınırlarla sınırlı değildir. Güzel her yerde güzeldir, çirkin her yerde çirkindir. Eğri otursak da, doğru konuşmak lâzım!..

Cenâb-ı Hakk'ın emirleri güzeldir. Emrettikleri temizdir. Yasakladıkları kötüdür, zararlıdır, onun için yasaklamıştır. Kural budur. Çünkü, İslâm insanın ruhunu, bedenini, neslini, malını, kalbini, imanını korumak için gelmiştir. Koruyucudur müslüman, koruma vazifesiyle gelmiştir. Doktor gibidir, müşfik bir tabip gibidir. Elbette zararlı olan şeyleri söyleyecek.

b. Allah Tayyibdir, Tayyib Olanı Sever

Bu arada sohbetimiz Peygamber Efendimiz'in mübarek sözleriyle kıymetlensin, o mücevherlerle kıymeti artsın diye, Ebû Hüreyre RA'dan bir hadis-i şerif okumak istiyorum. Peygamber Efendimiz SAS buyurmuş ki:

(Yâ eyyühen-nâs! İnnallàhe tayyibün) "Allah-u Teàlâ Hazretleri hiç şüphe yok ki, kendisi bizzat tayyibdir; yâni iyidir, hoştur, güzeldir. (Lâ yakbelü illâ tayyibâ) Ancak kullarının da tayyib olan, yâni iyi, hoş, güzel olan sadakalarını, hayırlarını işlerini kabul eder."

Başka bir hadis-i şerif de vardır:

(İnnallàhe cemîlün yuhibbül-cemâl) "Hiç şüphe yoktur ki, Allah-u Teàlâ Hazretleri güzeldir, güzelliği sever." diye. Bu da onun gibi bir ifade, birbirini hatırlatıyor.

Demek ki, Allah-u Teàlâ Hazretleri, yapılan iyiliklerin, verilen sadakaların kabulünü de, şart olarak tayyib olmasına bağlıyor. İnsan haramdan kazanç sağlasa da, bu tarafta zekât verse, sadaka verse, fakire yardım etse; kıymeti olur mu?.. Olmaz! Neden?.. İşte bu sebepten. (Lâ yakbelu illet-tayyib) "Allah ancak tayyip olanı kabul eder." Adam haramdan kazanmasın, helâlden kazansın, bir zeytin ikram etsin.

Öyle haramdan, başkasını ağlatıp, üzüp, zulmedip, öldürüp parayı kazandıktan sonra; beri tarafta kendisini affettirmek için cami yaptırmak olmaz! Kimi kandırıyor?.. Kimseyi kandıramaz. Çünkü o paraların içinde göz yaşları var, kanlar var, zulümler var. Ondan sonra ihtiyarlayınca, ölüm korkusu paçasını tutuşturduğu zaman, cami yaptırınca kurtulacağını sanar. Kurtulamaz. Çünkü Allah tayyibi kabul eder, tayyib olmayanı kabul etmez. Yani iyi, hoş, güzel olanı kabul eder. Hoş, güzel, iyi olmayan kazançla yapılmış hayırları da, kabul etmez.

(Ve innallàhe emerel-mü'minîne bimâ emera bihil-mürselîn) "Ve Allah-u Teàlâ Hazretleri mü'min kullarına, sevgili peygamberlerine emrettiği şeyleri emretmiştir. (Ve kàle) Buyurmuştur ki:" diyor Efendimiz: (Yâ eyyüher-rusulü kulû minet-tayyibâti va'melû sàlihà) "Ey peygamberler, ey rasuller, tayyib olan şeylerden yeyin ve sàlih ameller işleyin, güzel işler işleyin! (İnnî bimâ ta'melûne alîm.) Ben sizin yaptıklarınızı hakkıyla bilmekteyim." (Mü'minûn: 51)

(Ve kàle) "Mü'minlere de, 'Yâ eyyühellezîne âmenû külû min tayyibâti mâ razaknaküm) "Size rızık olarak verdiklerimizin, tayyib olanlarından, iyi olanlardan yeyin!' dedi. (Bakara: 172) Peygamberlere tavsiye ettiği gibi, mü'minlere de tayyib şeyler yemeyi tavsiye etti. Yani temiz, hoş, helâl olan şeyleri tavsiye etti."

(Sümme zekerer-racüle yutîlus-sefer) Hadis-i şerifte bu nasihatten sonra, yani helâl yemekten, güzel yemekten bahsettikten sonra; güzel, hoş, tayyip gıda kazanç veya paranın gereğini tavsiye ettikten sonra, Efendimiz uzun bir yolculuk yapmış, bir adamın durumundan bahsetti:

"Falanca adam uzun seferler yapmış, (eş'asu ağberu) seyahatten saçı başı darmadağan olmuş, toza toprağa bulanmış. (Yemüddü yedehû iles-semâi) Elini havaya kaldırır hararetli hararetli, 'Yâ Rabbi, yâ Rabbi!' der. (Ve mat'amuhû harâmün) Yemesi haramdır. (Ve meşrabuhû harâmün) İçmesi haramdır. (Ve melbesühû harâmün) Ve üstündeki giyecekler haramdır. (Ve guziye bil-harâm) Haramla gıdalanmıştır. (Feennâ yüstecâbü lizâlike) Bu adamın Cenâb-ı Hak duasını nasıl kabul edecek, kabul eder mi?.. Kabul etmez!" mânasına bir hadis-i şerif.

Sanki, (yutîlus-sefer) sözünden anlaşılıyor ki, bir adam meselâ, hacca gelse... Uzun seferler, zahmetler sonunda Mekke-i Mükerreme'ye geliyor, hac yapıyor. Elini kaldırıyor, Arafat'ta, Müzdelife'de dualar ediyor. Ama her şeyi haram... Onu kabul etmez demek yâni. Sanki hacca seferine işaret ediyor ama, hac seferi olmasa dahi yediği, içtiği, giydiği haram olunca, gıdası haram olunca duası kabul olmadığını birçok hadis-i şeriften anladığımız gibi, bu hadis-i şeriften de anlıyoruz.

Buradaki mat'am, meşrab ve melbes masdar-ı mîmi, yâni başına mim gelmiş masdar manasına kullanılan kelimelerdir. Niye bu ikazı yapıyorum? Çünkü bu aynı kelimeler üç manaya gelir: Bu masdar-ı mîmi de olabilir, ism-i mekân da olur, ism-i zaman da olur.

Mat'am ism-i mekân olursa, lokanta demek olur, taam yeme yeri mânâsına olur. Meşreb ne demek olur? Çeşme demek olur, su içme yeri demek olur. Bizim orada insanın tarzı, içiş tarzı gibi hareketi, duruşu, akışı, içişindeki tarz; ona da meşreb deniliyor. Mezheb gibi. Melbes de elbise yeri demek olabilir. Bu hadis-i şerifte öyle değil, hepsi masdar-ı mîmi.

Adamın, "Yâ Rabbi!.. Yâ Rabbi!.." demesinin kıymeti yok; çünkü yemesi haramdandır, içmesi haramdandır, giymesi haramdandır. Haramla gıdalanmıştır, Allah onun duasını nasıl kabul etsin?.. Yâni, kabul etmez mânâsına.

Demek ki bu âyet-i kerimeden, son derece mühim bir hususu iyice kaydedeceğiz, zihnimize yerleştireceğiz: Yediğimiz şeyin helâl olmasına son derece dikkat edeceğiz. Çünkü duası kabul olmuyor hadis-i şeriften anladığımıza göre.

Ayet-i kerimede Allah bize helâl yemeyi, tayyib yemeyi emretmiştir; haram yemeyi uygun görmemiştir. Yâni tavsiye etmemiştir, yasaklamıştır.

(Veşkürû lillâh) "Allah'a şükredin!" Şükür nedir?.. Şükür, nimeti verene tâzim etmektir. Yani nimeti bana verdi diye, saygı göstermek ve bunu ifade etmektir. Sözle de olur, hareketle de olur. Yani kavlen de olur, fiilen de olur.

Bir insan suyu içtiği zaman, sıcak bir günde tam susadığı sırada içtiği zaman. "Yâ Rabbi, çok şükür!" der. Bu sözle şükürdür. Yemek yediği zaman, "Elhamdü lillâh... Yâ Rabbi bu nimetleri, türlü türlü meyvaları, tatlıları, etlileri verdin, yedirdin; sana çok şükür yâ Rabbi!" der. Tamam ama, esas şükür Cenâb-ı Hakk'ın nimetlerini yeyip, nimetlerini yediği Cenâb-ı Hakk'a itaat etmekle olur. İsyan ederse şükretmemiş olur.

Meselâ, Allah bir akıl kuvveti vermiş farzedelim. Onu şerre kullanırsa, tersine kullanmış oluyor. O zaman ne kadar, "Çok şükür yâ Rabbi! Beni affet..." dese dahi kıymeti yok. Her azasını, her imkânını yaratılış gayesine uygun olarak kullanması gerekiyor.

Yiyecek, (veşkürû) ondan sonra şükredecek. (İn küntüm iyyâhü ta'budûn.) Bu nimetleri yeyip de şükretmek mü'minlik alametidir. Onun için şart olarak, in eğer manasına geliyor. "Eğer ona tapıyorsanız, Allah'ı tanıyorsanız, o zaman Allah'a şükredin!"

Demek ki mü'min insan, Cenâb-ı Hakk'a şükreder. Cenâb-ı Hakk'a hamd eder. Cenâb-ı Hakk'ın nimetlerini bilir ve ona göre hareket eder.

c. Haram Kılınan Yiyecekler

İkinci âyet-i kerime. Buyruluyor ki:

(İnnemâ harrame aleykümül-meytete ved-deme ve lahmel-hınzîri ve mâ ühille bihî ligayrillâh, femenidturra gayra bâğin ve lâ àdin felâ isme aleyh, innallàhe gafûrun rahîm.) (Bakara: 173)

(İnnemâ) "Sadece, yalnızca..." Edât-ı tahsis derler; yâni bir şeyin özel bir kısmını kasdediyor. "Başka bir şey değil, sadece bu!" mânâsına edât-ı tahsis. İkinci âyet-i kerimeyi böyle kelime kelime açıklayalım, sonra kelimeleri toplarız:

(İnnemâ harrame aleyküm) "Sadece bazı şeyleri size haram kıldı." Her şeyi haram kılmadı Allah. Sadece neleri haram kıldı: (El-meytete) "Ölü etini haram kıldı. (Ved-deme) Kanı haram kıldı. (Ve lahmel-hınzîri) Domuz etini haram kıldı. (Ve mâ ühille bihî ligayrillâh) Allah'tan gayrısı adına, nâmına kesileni, putlar için kesileni haram kıldı." Bunları haram kıldı sadece...

O kadar geniş bir helâl yelpazemiz var ki, önümüzde sayılamayacak kadar çok helâller var; bazı şeyler haram... Haram şeyler azdır, haramlar azdır. Onların yapılmasında zarar olduğundan, yenilmesinde zarar olduğundan haram kılınmıştır. Ama maalesef insanlar giderler giderler, bu kadar helâllerden geçerler, geçerler, geçerler; haramları yerler, içerler. Bu da gafletten, cahillikten ve ahiretteki hesabı idrak edememekten, düşünmemekten, korkmamaktan; câhil cesur olduğundan alay edip, aldırmayıp, "Sen yemiyorsan, ver ben yiyeyim!" demesinden, küstahlığından...

(Femenidturra) Ama dünyada dikkat edilecek bir durum var. İnsanın başına çeşitli olaylar gelebilir. "Ama o kimse ki muzdar kaldı, sıkıştı, mecbur kaldı. (Gayra bâğin) Bâgî olarak, taşkınlık yapıcı olarak değil de; (ve lâ àdin) hududu aşıp mütecaviz olarak değil de, sıkıştığı için, mecbur kaldığı için, muzdar kaldığı için, iyice daraldığı için olursa, o kimse ki böyle daraldı; (felâ isme aleyh) o zaman bu sayılan şeylerden ölmeyecek kadar yerse, günah yoktur." Çünkü iyice sıkışmış, daralmış, yemezse helâk olacak. Ondan dolayı, "Onlara günah yoktur." buyruluyor.

(İnnallàhe gafûrun rahîm.) "Hiç şüphesiz ki Allah-u Teàlâ Hazretleri emirlerini hikmetle veriyor. Çok mağfiret edicidir, çok merhametlidir, rahmedicidir, zulmedici değildir. Emirleri insanların lehinedir, faydasınadır." Elhamdü lillâh, çok şükür...

Bu konularda biraz teferruatla, ayet-i kerimeleri verelim. Neleri haram kıldı? (İnnemâ) Sadece neleri haram kıldı Allah-u Teàlâ Hazretleri?.. İyi şeyleri yememizi emretmişti. Kötü olduğu için ölü eti yemeyi haram kıldı. Onun arkasından, iyi şeyleri sıraladıktan sonra bu âyet-i kerime kötüleri beyan buyuruyor.

1. Ölü eti. Ne demek ötü eti?.. Canı çıkmış olan, kesilmeden, kurban edilmeden önce canı çıkmış olan, hayatı bitmiş olan hayvanın eti yenilmez. Meselâ, bir koyun dağda ölmüş; eti yenmez. Çünkü kesilmedi, kendi kendine ölmüş. Tıp da bunu kabul eder. Kimbilir neden ölmüştür, mutlaka mikropları vardır. Allah öyle eti yenmez buyuruyor.

2. Kan meselesine gelince; Arapların adetiymiş; kanı alırlarmış, pişirirlermiş, yerlermiş. Onu atmazlarmış. Onu da Cenâb-ı Hak haram kılmış oluyor.

3. Hınzır eti deniliyor. Burada hınzır eti sözü sadece eti haramdır da, meselâ yağı haram değildir mânâsına değil. Hınzırın her şeyi haramdır. Burada (Zikrül-cüz', iradetül-kül) derler. Aslolan bir cüzü, belirgin olan bir parçayı söyleyip, bir maddenin, bir varlığın tamamını kasdetmek gibi bir şey var.

Meselâ; "O zatın yüzü suyu hürmetine..." derler. Yüzü bir parçasıdır, kasdedilen o zâtın kendisidir.

Şimdi bu ölü etinin yenmemesinin sebebi, öldüğü zaman necis olur. Necâset tayyip olmadığından, necis olduğundan yenmez. Fakat hadis-i şeriflerde belirtilmiştir ki, balık yenilir ve çekirge, çöl çekirgesi bunlar neşrediliyor, onlar yenilir. Çünkü Buhari ve Müslim'den başka tüm kitaplarda olan bir hadis-i şerif var burada. Tirmizî, hasen hadis demiş. Peygamber Efendimiz deniz konusunda buyurmuş ki:

(Hüvet-tuhûru mâühû, el-hillu meytetühû.) "Suyu temizdir ve ölüsü de helâldir."

Başka bir hadis-i şerif, Abdullah ibn-i Ebî Evfâ RA'den rivâyet edilmiş:

(Gazevnâ mea rasûlillâh sallallàhu aleyhi ve sellem, seb'a gazevâtin ev sitten) "Yedi veya altı sefer Peygamber Efendimiz'le savaşa gitmiştik. (Ve künnâ ne'külül-cerâde ve nahnü meahû) Bu seferlerde onun yanında çekirge yerdik."

Demek ki çekirge ve balık hariç. Bu konuda bir de, balık eğer şişmiş, suda ölüp de suyun üstüne çıkmışsa; İmam-ı Azam Efendimiz, yenilmesinin mekruh olduğunu beyan buyurmuşlar.

Hazret-i Ali Efendimiz RA ve KV de: "Kendisi şişmiş, kokuşmuşsa, deniz hayvanını, yâni balığı da yeme!" diyor. İbn-i Abbas, Câbir ibn-i Abdullah böyle karar vermişler. Ama buna mukabil Ebu Eyyüb El-Ensari, "Yenilebilir." kanaatini vermiştir.

Demek ki hadis-i şeriflerde zikredilmiş. Balık ve çekirge sürüler halinde bulunuyor, toplanıyor, yiyorlar. Ölülerden bunlar hariç, diğerleri yenmez. Öldü mü pis olduğundan yenilmez.

Kan meselesinde, alimler ittifak etmişlerdir ki kan yenilmez. Kesilen hayvanlardan akan olsun, başka şekilde olsun yenilmez. Peygamber Efendimiz'den bir hadis-i şerif daha rivâyet ediliyor. Abdullah ibn-i Ömer RA rivayet ediyor. Peygamber Efendimiz buyurmuş ki:

(Uhille lenâ mined-dem'i demân ve minel-meyteti meytetân, el-hûtü vel-cerâd, ve mined-dem'i el-kebid vet-tahhàl) Bu hadis-i şerifte Efendimiz buyurmuş ki: "Bize Allah tarafından kandan iki kan helâl kılınmıştır. Ölüden de iki ölü helâl kılınmıştır." diyor, açıklıyor Peygamber Efendimiz. Helâl kılınan ölü dediği, balık ile çekirge; helâl kan dediği de, dalak ve karaciğer. Bunlarda tabii kan miktarı fazla olduğu halde, helâl olmuş oluyorlar.

Üçüncüsü, hınzır etinin yasaklanması. Ayet-i kerimede lahmil-hınzîr diye geçiyor. Biz domuz diyoruz. Eski Türkçede donguz diye kâfî nun ile yazılırdı. Araplar hınzır diyorlar. Bu necistir ve haramdır. İhtilaf yoktur bu konuda.

Dördüncüsü de, (ve mâ ühille bihî ligayrillâh) "Allah'tan gayrı için kurban edilen hayvanların eti de yenmez.

Bu ihlâl-ehelle, burada mechul sigasıyla geçiyor; yüksek sesle bağırmak demekmiş. Araplar putlarına kurban kesecekleri zaman, yüksek sesle "Bu Lât içindir, Uzza içindir, Menât içindir!.." diye bangır bangır bağırırlarmış, ondan sonra keserlermiş. Kesileni böyle yüksek sesle ifade ederlermiş. İşte bu ihlâl kelimesi, o zaman kurban keserken sesi yükseltmek demekmiş Araplarda ama, sonradan kurban kesmek mânâsıyla kullanılmış.

(Mâ ühille bihî ligayrillâh) Allah'tan gayriye böyle yüksek seslerle, bağırtılarla onun adına kesiyoruz diyerek kesilen hayvanın eti haramdır. Çünkü İslâm, tevhide Allah'ın varlığına, birliğine çok önem verir. Öyle bir put adına, Allah'tan gayrı bir varlık adına kestiği zaman, kabul olmaz. Allah-u Teàlâ Hazretleri'nin gazabı gelir. Öyle bir şeye müslümanlar yanaşmaz. Bu kötü bir şeyin engellenmesi için, adetâ etini de yemeyin diye bir tavırdır.

İslâm zaten kendisi bir şeyin haram olduğunu söylediği zaman, o şeyin ortaya çıkmaması için her şeyi de şart koşar ve engel olarak ortaya koyar. Meselâ, içki haramdır. İçkinin imâlini, taşınmasını, sunulmasını, satılmasını hepsini haram kılmıştır. Çünkü o merhalelerden geçilince içilme durumuna geliyor. Merhaleleri engelliyor.

Faiz haramdır İslâm'a göre. "Katipleri de, alan da, veren de, hepsi Allah'ın lânetine uğrar." diye hadis-i şerif var.

Zina haramdır. Zina haram olduğundan ve bu iş bakmakla başladığından, nâmahreme bakmak bile haramdır. İslâm engelleniyor.

Allah'tan gayriye kesilmiş mahlûku da yemez müslümanlar, çünkü Allah yasaklamıştır. "Allah'tan gayriye kesileni Allah haram kıldı." diye bu âyet-i kerimede bildirdiğinden, yenmez.

Bunlar yenmez, öteki helâl şeyler yenir. Ama bu haram şeyler karşısında insan sıkışır, mecbur kalır, çaresiz kalırsa ne olacak? Bu çaresizlik tabii önemli bir şey. İslâm çaresizlik, sıkışma karşısında mâkul bir tavır takınıyor:

(Ed-darûrâti tübîhul-mahzrât) "Zaruretler mahzurlu şeyleri yapılabilir hale getirir, mubah kılar."

İslâm'ın buna benzer kuralları var. Mecelle'de de var, fıkıh kitaplarında da geçer. (El-emru ilâ dàka ittesaa) Sıkıştığı zaman Cenâb-ı Hak bir imkân tanıyor, mâzeret kabul ediyor.

Muzdar kaldığı zaman ne demek?.. Bunun çeşitleri hakkında bilgi verelim. Üç şekilde, üç derecede, üç kısımda olabilir bu muzdar kalmak:

1. Ya zorlandı; birisi "İlle bunu yiyeceksin, yemezsen öldürürüm!" dedi. Tabancayı çekti, şakağına dayadı, "Ye bunu!" diyor. Bu bir zorlama, ikrah hali deniliyor buna. Düşman inadına yapıyor. O zaman yer. Çünkü mecbur, sıkıştı.

2. Ya da açlıktandır. Karnı acıkmıştır, çöldedir, başka gıda kalmamıştır. O var, başka çaresi yok, onu yemese, ölecek!.. O da bir muzdarlık durumudur.

3. Ya da öyle fakirdir ki, başka bir şey bulamamış; yiyebilir.

Bunun dışında, "Efendim ben sıkıştım, mecbur kaldım vs." öyle uyduruk mâzeretler kabul edilmez. Ciddî mâzeret olacak.

Ciddi mâzeretin müsaadesinin de hududu vardır. O nedir? (Femenidturra gayra bâğin) "Kim muzdar kalırsa, bâğî olmadığı halde..."

Şimdi bu bâgî ne demek? Burada ye'si düşmüş. İsm-i fail sigası; ye'si vardı ama mecrur olduğu için ye'si düşer, gayra bâgi olur. Bâğî; bağyeden mânâsına geliyor; saldırgan isyankâr demek. Bağy fesat demek aslında; kötülük, fesat çıkartmak demek. Bâğî de, fesat çıkartan mânâsına, isyan eden mânâsına.

Öyle fesatcı olarak, isyancı olarak, karşı gelici olarak değil de, işte fakirliğinden, çok açlığından veyahut muzdar olduğundan dolayı yiyebilir.

(Ve lâ àdin) Bu da udvân'dan geliyor. Udvân, düşmanlık demek. Àdin'de ye var ama, Arapça kurallarından dolayı ye düşmüş. Àdî de, udvan eden, zulmeden, düşmanlık eden demek. Bu da haddi aşmak, taşkınlık etmek mânâsına geliyor.

İnsan ölmemek için, bu yasaklanan şeylerden bir miktar yer. Yediği miktar sınırı geçecek kadar değil... Yâni ayakta tutacak kadar yer, fazlasını yemez. O zaman günah yoktur.

(Ve lâ isme aleyh) "O zaman, böyle sıkışık durumda yiyen kimseye, bir günah yazılmaz."

Eskiden birisi --tam da iyi hatırlayamayacağım da isimleriyle-- ailece yemek yiyorlarmış. Birisi gelmiş ama, onu sofraya çağırmamışlar. O da şaşırmış. "Hem yemek yiyorlar, hem de beni davet etmiyorlar." diye üzülmüş, kızmış biraz. Sonunda da söylemiş. Demişler ki; Biz bunu yeriz, bize helâl ama, sana helâl değil! Ondan sana sunmadık ikram etmedik." demiş.

"--O ne demek?" demiş.

Bilmece haydi düşünün, nasıl olabilir?

"--Çünkü biz aç kaldık, fakiriz, açız; ölü etini pişirdik, yiyoruz. Bize Allah günah yazmaz. Ama sen zenginsinsin, bunu yeme müsaadesine sahip değilsin! Onun için çağırmadık." demişler.

Evliyaullahın, güzel, mübarek insanların halleriyle ilgili böyle bir fıkra, böyle bir kıssa da var.

(İnnallàhe gafûrun rahîm.) "Cenâb-ı Hak Teàlâ, Rabbimiz, Rabbül-àlemîn gafûrdur, afv ü mağfiret edicidir; ve Rahîmdir, çok merhamet edicidir, rahmeti geniştir. Kullarına lütfuyla rahmetiyle muamele eder. Yâni günah yazmaz; çünkü Gafûrdur, Rahîmdir affedicidir.

Tabii Cenâb-ı Hak gafûrluğu, rahîmliği dolayısıyla çeşitli zamanlarda, çeşitli şekillerde, başka sebeplerle, başka zamanlarda günah işleyenleri de affediyor; o da ayrı. Rahmetinin hududu yok.

Allah-u Teàlâ Hazretleri hiç şüphesiz çok mağfiret edicidir, çok merhametlidir. Gafûr'dur, Rahîm'dir, Gaffârüz-zünûb'dur, Settârül-uyûb'dur, afüvvün kerîm'dir, ekremül-ekremîndir, erhamür-rahimîndir.

Biz de kulluğu yapmakta çok eksikli, kusurluyuz. Hatalarımız her zaman oluyor. İyi niyetle, iyi kulluk yapmak isterken de hata ediyoruz. Bazen de müslümanlar iyi niyetini kaybedebiliyorlar.

Her hâl ü kârda bilerek bilmeyerek işlediğimiz hatalarımızın mâzeretini, tevbesini Rabbımız kabul etsin... Hepimizi afv ü mağfiret eylesin... Bizi helâl rızıklarla beslesin... Çünkü feyizyâb olmanın, Allah'ın sevgili kulu olmanın ve duaların kabul olmasının şartı helâl rızıktır, güzel rızıktır, tayyib, hoş rızıktır. Haramların her çeşidinden korusun... Haramlar çok değildir. Az haramlara tamah edip de, Cenâb-ı Hakk'ın kahrına, gazabına uğramaya lüzum yoktur.

Allah-u Teàlâ hepimizi güzel müslümanlar eylesin, basîretli eylesin... Tabii, yaşadığımız yerlerde, çevremizde çeşitli tehlikeler karşımıza gelebilir. Hele yurt dışında yaşayan kardeşlerimizin, İslâm ülkeleri olmayan yerlerde yaşayan kardeşlerimizin, gıdalarında haramlar olabilir. Onlara çok dikkat etmeli, helâl yemeye özen göstermeli, büyük titizlik göstermeli ki, Cenâb-ı Hakk'ın rahmetine nâil olunsun!..

Allah-u Teàlâ Hazretleri bizleri korusun... Her yönden hayırlara erdirsin... Allah hepinizden razı olsun...

Esselâmü aleyküm ve rahmetullàhi ve berekâtühû, aziz ve sevgili izleyiciler ve dinleyiciler!..

13. 06. 2000 - AVUSTRALYA